Ana sayfa


Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi

Güzel bir hikaye-Zengo`nun hikayesi


BENİM BENLİĞİM

Sizlere "benlik bilinci" ve oluşumu ile ilgili bazı bilgileri aktardıktan sonra bir hikaye anlatacağız. Lütfen "benlik bilinci" çerçevesinde siz de kendinizi değerlendirip, kendinizle ilgili çıkarsamalarda bulununuz.

Benlik Bilinci Nedir? Bir bebek doğduğunda, toplumsal açıdan boş bir tabloyu andırır. Bebeğe yapılan tüm davranışlar diğerinin gözünde kendisinin ne kadar değerli olduğu konusunda ona bir fikir verir. Bebek ilk başlarda kendi bakımıyla ilgili ailesinin veya ona bakan kişilerin davranışlarından etkilenir, örneğin kucağa alınmak, sarılmak, öpülmek, acıktığı zaman beslenmek gibi. Çocuk büyüdükçe, davranışları büyükleri tarafından değerlendirilmeye başlanır. Çocuk bu değerlendirmelere dayanarak kendisi hakkında bazı yargılara ulaşır:

·        Erkek çocuklar ağlamaz! (Benlik bilinci şöyle düşünür: Ben ağladığıma göre, demek ki benim erkekliğimde bir sorun var).

·        Kafa yok mu sende eşşek kafalı! (Benlik bilinci şöyle düşünür: Demek öteki insanlar hiç hata yapmıyorlar! Hata yapan sadece benim. Gerçekten kafasız biriyim öyleyse!).

·        Senin büyük oğlandan çok daha zeki maşallah! (Benlik bilinci şöyle düşünür: Benim kafam abimden daha iyi çalışıyor. O salak , ben akıllıyım. Ben ondan üstünüm).

·        Sen benim için dünyanın en değerli varlığısın.(Benlik bilinci şöyle düşünür: Annem beni seviyor. Beni hiç bir zaman yalnız bırakmayacak. Hatalarım olsa bile yine beni sevmeye devam edecek)

Çocuk zamanla çevrede duyduğu bu gibi sözler yoluyla kendisiyle ilişkili bir resim, bir imaj oluşturmaya başlar. İşte kişinin kendisi hakkındaki bu yargıya, benlik bilinci adı verilir. Benlik bilinci, diğer insanlarla olan  etkileşimi biçimlendirir.

Kendini değersiz bulan kişilere rastlamışsınızdır. Bu insanların geçmişinde onlara küçüklükteki yıllardan itibaren yüklenen bazı sıfatlar( "sen daha akılsızsın" gibi kıyaslama, alay davranışları: şişko, dörtgöz gibi ) etkili olmuştur. Bu kişilerin geliştirdiği benlik bilinci, onların gerçek potansiyelini yansıtmadığı halde, yıllar yılı kafalarında bu benlik bilincini yaşattıkları için, değiştirilmesi zor bir duruma gelmiştir. Ancak bilinçli bir çabayla, benlik bilincini yeniden oluşturma olanağı vardır. Bu yeniden oluşturma , kişi bilinçli ise ve bunun farkında ise olur.

Benlik bilinci, kişilerin kendileriyle ilgili, kafalarında taşıdıkları bir resme benzetilebilir. Kendini değersiz bulan kişinin resmi, çarpıtılmış, kendini temsil etmeyen, yamuklaştırılmış bir resimdir. Bu resim ne kadar gerçekten uzak olursa olsun, zamanla sanki gerçekmiş gibi kişinin yaşamını etkilemeye başlar. "Kötü bir öğrenciyim" düşünce ve inancını kafasında taşıyan bir öğrenci, sınıfta niçin başarısız olduğuna bir çok neden bulur. Fakat bu kişinin davranışını yakından gözlerseniz, onun iyi bir öğrenci olmaktan adeta çekindiğini farkedebilirsiniz. Çünkü "kötü bir öğrenci" olmak onun benlik bilincine uyar. Yine aynı biçimde, kendini sıkılgan olarak tanıyan bir insan, kendisini topluluk içinde konuşacak ya da soru soracak bir kimse olarak göremez. Böylece de, kendisi hakkında olumsuz bir benlik bilincine sahip olan kişi, benlik bilincine uygun beklentilerini gerçekleştirmeye devam eder.

Kişinin bu kısır döngüyü kırıp, gerçek potansiyelini kullanabilecek bir duruma gelmesi için, bilinçli olarak, benliğini yeniden inşa etmesi gerekir.

Aziz Nesin'in, aşağıdaki hikayesini çocuğun içinde yetiştiği ortamdaki "sevgi" ve "benlik bilinci"nin bir insanın kaderinde oynayabileceği rolü, evrensel bir psikolojik olayı sergilediği için sizlere sunuyoruz:

  

Petir Canavarı ZENGO

 

"Petir Canavarı Zengo yakalandı. Beş vilayet sınırı içinde sindirip sındırmadığı kimse kalmamıştı. İnsanları titreten haydut, en sonunda kapana kısıldı."

            Hükümet konağı önündeki caddeden geçerken bütün yol boyu, onu görmek için gelenlerle dolmuştu. İki eli bir zincire vurulmuştu. Sarkan zincirin ucu yerde sürünüp şakırdıyordu. Sağında iki jandarma, solunda iki jandarma, arkasında beş jandarma vardı. Jandarma komutanı astsubay da en önde gidiyordu.

            Herkes onu merak ediyor, görmek istiyordu da, yine de kimse yakınına sokulamıyordu. Arkadaki meraklılar, Petir canavarını görmek için öndekileri ittikçe, öndekiler geri direniyor, canavara sokulmaktan ürküyorlardı. Jandarmaların arasındaki Zengo ilerledikçe, kalabalığı bıçak gibi yarıyor, önü açılıp boşalıyordu. Ama kaçışan halk, uzaktan da olsa, Zengo'ya bir tükürük atmaktan geri durmuyordu. Zengo'ya taş atanlar bile vardı. Yaşlı kadınlar yumruklarını sıkıyorlardı.

            "Kahrol Zengooooo!"

            "Geber Zengo!"

            Her eşkiyanın az çok, bir iki seveni bulunur. Hiç değilse yakın hısımları sever. Zengo'yu bir tek kişi, öz kardeşi bile sevmiyordu. Onun için, bir an önce asılmasını en isteyenler, kendi köylüleri, yakın hısımlarıydı.

            En azgın, ez azılı eşkiyanın bile, uydurma da olsa bir kaç iyiliği anlatılır, eşkiyanın en canavarı bile masallaştırılır. "Zengini soyar, yoksula verir" derler.  "Öksüz kızlara düğün dernek yapar," derler. Ne de olası bir iyiliğini söylerler. Zengo için hiç kimse iyi bir şey söylemiyordu. Bu Zengo çocukluğundan beri canavardı. Adam öldürmekten, ama hiç bir sebep yokken cana kıymaktan zevk alıyordu. Öldüreceği adamın zeki ya da yoksul, kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç olması onun için önemli değildi. Yıllarca dağlarda bir başına gezmişti. Yanına kimse sokulamazdı ki onunla arkadaş olsun.

            Yakalandığı zaman üstünde iki milyon liraya yakın bozuk para çıkmıştı. Oysa her öldürdüğü adamdan beş milyon almış olsaydı, ceplerinin altınla dolması gerekirdi. Parası yoktu. Çünkü para için adam öldürmüyordu. Belki de bütün insanları öldürüp, bu koca yeryüzünde bir başına rahatça yaşamak istiyordu. Daha doğrusu niçin adam öldürdüğü belli değildi, bunu belki kendisi de bilmiyordu.

            Çocukluğunda yakaladığı tavukların başını dişleriyle koparırmış. Sonra kedilerin gözlerini oymaya, köpeklerin karnını deşmeye başlamış.

            Dağa ilk çıkışı, evliliğinin ilk gecesi olmuş. Zengo, köyünün en zengini. Yalnız  kendi köyünün değil, bütün çevre köylerin en zengini. Böyle olduğu için de çok güzel bir kızla evlendi. Kızın babasına yüz koyunluk bir sürüyle üç yüz de altın verdi. Kızı aldı. Kız, evlilik gecelerine kadar Zengo'nun yüzünü hiç görmemişti. İlk o gece gördü. Görmesiyle de bir çığlık atıp, iki elini yüzüne kapayarak kaçması bir oldu. Ama kaçacak yer yoktu. Zengo kapıyı tutmuştu. Kız iki avucu yüzüne kapalı, çığlık çığlığa duvara sırtını verip köşeye büzüldü. Parmaklarının arasından Zengo'ya bakıp çığlığı basıyordu.

            Zengo'yu görüp de korkmamak olanaksızdı. Boyu iki metreyi aşkındı. Elleri kürek kadar iriydi. Ya hele yüzü... Doğduğu zaman, katır başlı bir çocuk doğdu diye bütün köylü şaşırmıştı. Bu baş yalnız katır başına da benzemiyordu. Biraz katır, biraz domuz, biraz manda... Şaşılası bir baş. Bütün hayvanlara benziyor, yalnız insana benzemiyordu.

            Anasının bu çocuğa, bir ayıdan hamile kaldığını söyleyenler bile vardı. Zengo büyüdükçe daha korkunçlaştı. Tepegözlü, fincan iriliğindeki iki gözünün biri alnında, biri de yan aşağıdaydı. İri burnu, suratına saplanmış bir bıçağın sapı gibi duruyordu. Yanpiri, kocaman ağzı vardı. Çiğ pirzola gibi alt dudağı sarkık, iri dişleri de görünürdü. Bütün yüzü kıllarla kaplıydı.

            Güzel gelin, Zengo'yu böyle görünce korkudan titreyerek köşeye büzüldü. İki eliyle yüzünü  kapadı. Parmaklarının arasından  Zengo'ya baktıkça çığlığı basıyordu. Zengo gülümsemeye çalıştı. Ama beceremedi. Çünkü nasıl gülündüğünü hiç bilmiyordu. Geline doğru, ellerini açarak yürüdü. Maksadı geline gülümsemek, "Korkma, korkma benden"  diye ona yalvarmaktı.

            Ona yalvaracak, insan olduğunu söyleyecek, "Bağırma, istersen vazgeçelim.  Yarın sabah babanın evine git!.." diyecekti.         Ama gelin, bunu anlayamadı. Zengo'nun ellerini açıp üzerine yürüdüğünü görünce bayıldı, boş bir çuval gibi oracığa yığılıp kaldı.

            Zengo, hiç soğukkanlılığını yitirmeden gelini okşaya okşaya boğdu. Sonra onu koynuna alıp sabaha kadar beraber yattı. Gün ışımadan da başını alıp dağa çıktı. Aradan bir hafta geçmeden Zengo, kızın babasını öldürdü. Ama bu, başka cinayetlere benzemiyordu. Adamı lokma lokma doğramış, her lokmasını köy yoluna serpmişti. Ertesi sabah yollarda parmaklar, kulaklar, burun gördüler.

            Zengo, daha sonra, kendi iki kardeşini öldürdü. Kardeşleri, kendisi gibi korkunç değillerdi. Kız kardeşini, başından aşağı gaz dökerek geceleyin tutuşturmuştu. Kız, gecenin karanlığında alevler içinde tutuşa tutuşa dağlara doğru koşarak yandı, kül oldu.

            Abisini de bir gece baltayla  parçalayıp başını, kollarını, gövdesini, ayaklarını ayrı ayrı ağaçlara astı.

            Bundan sonra Zengo'nun cinayetlerinin ardı arkası kesilmedi. Önce kendi hısımlarını öldürdü. Çocuk demiyor, kadın demiyor, yaşlı demiyor öldürüyordu. Öldürmekle de hırsını alamazsa, cesedi yakıyordu.

            Dağda yaşıyordu. Pek sıkışır da yakalanacağını anlarsa, sınırdan kaçıyordu.

            Bir kez yakalanmış, hapishane duvarını  delerek kaçmıştı. Jandarmaların arasında caddeden geçen Petir canavarını halk taşlıyor, suratına tükürüyordu. Ama ona yaklaşmaya da korkuyorlardı.

            Göğsünde çaprazlama fişeklik vardı. Bir dev gibi yürüyor, koskocaman ayakları, deve tabanı gibi yere löp löp basıyordu.

            Silahı, fişekleri alınan Zengo, hapishanenin bodrumundaki hücreye atıldı. Mahkemesi başladı. Zengo avukat tutacaktı. Ama parası yoktu. Köyündeki geniş topraklarını, bütün mallarını, ineklerini, evini sattı. Eline çok büyük para geçti. Bu kez de kendisini savunacak avukat bulamadı. Zengo'dan herkes nefret ettiği için, hiçbir avukat onun davasını almak istemiyordu. Alsalar neye yarardı! Hiç bir avukat, Zengo'yu idamdan kurtaramayacağını biliyordu. Onun için de davasını almıyorlardı. Ama en sonunda Zengo bir avukat buldu. Avukata çok para verdi.

            Herkes,  "İdamdan kurtaramazsa, Zengo avukatı öldürür,"  diyordu. İdama gitmeden hapisten kaçar, belki de mahkeme salonunda avukatı öldürürdü. O, bir kişiyi öldürmeyi kafasına koymuşsa öldürür. On, on beş kişi, bu dev azmanıyla baş edemezdi.

            Zengo, avukatının kendisini yalnız idamdan değil, hapisten bile kurtaracağına inanıyordu. O kadar çok para vermişti ki avukata, Zengo'yu kurtarmalıydı o.

            Mahkeme uzun sürdü. Sonunda sıra avukatın  Zengo'yu savunmasına geldi. Ne olacaksa işte bu oturumda olacaktı.

            On süngülü jandarmanın arasında mahkemeye gelen elleri kelepçeli Zengo'ya kalabalıktan çok kişi bağırıyordu.

            "Geber Zengo!.."

            "İpe ipe Zengo!.."

            Mahkeme salonuna girerken, Zengo'nun bileklerindeki kelepçeyi çözdüler. Zengo, iki jandarmanın mahkeme salonuna girdi.

            Söz savunmanın. Avukat ayağa kalktı, öksürdü. Titrek, korkulu bir öksürüktü bu. Zengo'nun savunulacak bir yanı yoktu. Bütün suçları, tanıklarıyla, kanıtlarıyla ortadaydı. Yalnız bilineni yirmi cana kıymıştı. Daha bilinmeyeni kimbilir ne kadardı? Avukat, bir kurtuluş umudu olarak Zengo'nun deli olduğunu ileri sürmüş, ama tıbbi gözlem altına alınan Zengo'nun deli olmadığı doktor raporuyla anlaşılmıştı. Avukatın, Zengo'yu savunacak gerçekten bir sözü yoktu. Cüppe kolunun bol yeni içinde kaybolan elini önce yargıca, sonra Zengo'ya çevirdi. Söze başladı.

            "Pek muhterem hakim bey ve pek muhterem yüksek mahkeme heyeti.. Müvekkilim masumdur. O'nun masumiyetini anlamak için temiz yüzüne, şefkatle bakan gözlerine sadece bir kere bakmak yeterlidir sanırım. Yüksek mahmekemenizden rica ederim. Sanık sandalyesinde bulunan müvekkilime dikkatle bakınız. Kendisine yüklenen bunca suç, bu masum, bu temiz, bu açık çehreden beklenir mi? Hayır. Beklenemez!"

            Avukat heyecanla konuşuyordu. Bu konuşması bir saat sürdü. Konuşurken sesini bir alçaltıp bir yükselterek harp telleri gibi titretiyor, bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Ama bütün çabası boşa gitmişti. Sözlerinin hiçbiri, ne yargıçlarda, ne dinleyicilerde olumlu bir etki yaptı. Nasıl olsa Zengo'yu kurtaramayacağını bilen avukat, hiç olmazsa sanıktan aldığı parayı hak etmek  için konuşmuştu. Yalnız bir kişi, avukatın sözlerinden büyük bir üzüntü duymuştu. Ağlıyordu. Bu adam, Zengo'ydu. Alnındaki fincan iriliğindeki gözü yaşarmıştı. Avukatına bakarken gülümsemeye çalışıyordu. Mahkeme karar için bir ay ileriye atıldı.

Zengo, salondan çıkınca avukatın elini öptü. Bütün hayatında, kendisine "iyi" diyen bir kişi bu avukattı. Hapishaneden avukatına iki milyar lira daha gönderdi. Daha önce de çok para vermişti.

            "Helal olsun, böyle avukata helal olsun..." diyordu.

            Yargıç kararını bildirdi. İdam! Zengo, avukatına gülümsüyordu. Hapishaneden avukatına ikinci kez iki milyar lira daha gönderdi.                                

            Karar Yargıtay'dan geldi:  İdam onaylanmıştı.

            "Helal olsun, böyle avukata, helal olsun..." diyordu Zengo.

            İdam kararı Meclis'ta onaylandı. Zengo, gülüyordu, sevinçliydi. Zengo, bütün parasını avukatına bıraktı.

            İdam sehpasına doğru götürülmek için hücresinden alınırken Zengo:

            "Helal olsun, böyle avukata, helal olsun..."diye söyleniyor, gülümsüyordu.

                                                                                           AZİZ NESİN         

 

          Sevgi eksikliği her zaman bir Zengo yaratmaz, ama dünyaya küskün, kendini değersiz bulan, kendini ve insanları sevmeyen kişiler ortaya çıkarır. Benlik bilinci, geçmişte kişiye nasıl davranıldığı, neler söylenildiği ile oluşur. Benlik bilincini değiştirip, kendini tanıma yoluyla yeniden biçimlendirmeye çalışılmazsa ,  gerçeğe uymayan benlik bilinci, ömür boyu sürer.

            Erkek çocuklar da ağlar, içinizden geliyorsa katıla katıla ağlayın. Kendinizi sürekli başkaları ile kıyasladığınızda bir süre sonra kendinizde iyi olanları fark etmez hale gelirsiniz. Kendinizi başkaları ile kıyaslamayın, siz kendinizsiniz ve siz özelsiniz. Anneniz babanız sizi hatalarınız olsa da sevecektir bunu unutmayın.

            Küçükken hepimiz bazen çevremizden bazen ailemizden olumsuz benlik bilincinin oluşmasına yardımcı olacak şeyler işitmişizdir. Şu an sizin kafanızdaki benlik bilinci küçükken size söylenen eleştirilerden etkileniyor mu? Hala bunun farkına varıp, bu kabuktan sıyrılmak için bir çaba göstermediniz mi? Bu kabuğa sığınmak sizin için daha kolay değil mi?

            Gülmeyi bile bugüne kadar öğrenmediyseniz geç kalmış değilsiniz. Hiç bir şey için bugün geç değildir. 






Yorumlar

Henüz bir yorum yazılmadı.

Yorum Yaz

Adınız Soyadınız
Yaşınız
E-Posta Adresiniz
Mesajınız
 

Şu an 54 kişi çevrimiçi.
01 Ekim 2009 tarihinden bu yana toplam 623.280 kişi ziyaret etmiştir.

Her hakkı saklıdır. © 2010 Maçka Akif Tunçel Teknik ve Endüstri MeslekLisesi.